2015 Genel Seçim Tahminlerim

2015 genel seçimlerinin yapılmasına 48 saatten az bir süre kaldı. Ben ve benim yaş grubumdaki birçok kişi için bu seçim şimdiye kadarki en kritik seçim olacak. Kişisel tahminlerime göre gerçekleşmesi muhtemel üç tane senaryo var. Bu senaryoların her birinin de doğuracağı sonuçlar birbirinden farklı ve ilerisi için getireceklerini öngörmek oldukça zor.

Bu senaryolardan ilki HDP’nin baraj altında kalması ve AKP’nin 300’ün üzerinde milletvekilini meclise sokması. Bu durumda kuvvetli bir AK Parti iktidarı ile devam edilecek. İkinci senaryo ise HDP’nin barajı geçmesi ve AK Parti’nin yine de 276 veya daha fazla milletvekilini meclise sokarak tek başına iktidar olması. Son olarak ise HDP’nin barajı geçmesi ve AKP’nin milletvekili sayısının 276’nın altında kalması ile koalisyon yönetimi zorunluluğunun oluşması.

Son bir senaryo daha var ki, cemaat çevrelerine yakın bir anket firmasına göre AKP oyları %40 seviyesinin altında kalacak ve bir MHP-CHP koalisyonunun iktidara taşınması mümkün olabilecek. Bu bence en zayıf ihtimal.

Kesin olan bir şey var ki, bu seçimlerde kan kaybeden taraf AKP olacak. 2011 genel seçimlerinde aldığı %49 dolaylarındaki oyu kabaca %45-40 seviyelerine düşecek.

Bu seçimler kritik olmasına rağmen seçmende daha önceki seçimlerdeki heyecanı göremiyorum. HDP seçmeni dışında diğer partilerin destekçilerinde yeterli heyecan yok. HDP seçmeni ise oldukça heyecanlı ve istekli. HDP oylarının tam baraj sınırında olması ve ilk defa bir “Kürt” partisinin 60 civarında milletvekili temsil edilebilecek olması onları heyecanlandırıyor. Bu sayede ben HDP’nin barajı geçeceğine inanıyorum.

HDP’nin barajı geçmesi durumunda ise kuvvetle muhtemel ki AKP %45’in üzerinde oy alamayacağı için 8 Haziran koalisyon pazarlıklarının yapılmaya başlandığı bir gün olacak. Kur piyasalarındaki son hareketi birçok analist koalisyon ihtimalinin kuvvetlenmesine bağlıyor.

Piyasalardaki bu harekete bakarak ben de diyorum ki, piyasalar boşuna hareketlenmez. Koalisyon ihtimali artık çok yakın.

Peki koalisyon felaket mi dir? Bence hayır. Türkiye ekonomisinin büyümesindeki yavaşlama artık yadsınamaz bir gerçek. Her ne kadar bu yavaşlama çoğunlukla yurtdışı kaynaklı da olsa, bu iktidar partisinin güç kaybetmesine sebep olacaktır. Yani bir koalisyon yönetiminin ortaya çıkması olayların doğal seyri gereğidir. Bu yüzden ekonomi üzerindeki etkisi çok sert olmayacaktır. İlk günlerde sert hareketler olsa da, ekonomi politikasında genel haliyle koruyacak bir ekonomi yönetiminin başa gelmesi ile piyasalara ihtiyaç duyulan güven verilebilir.

Sonuç olarak önce bir anket sonucunu paylaşacağım sonra da kendi tahminlerimi yazacağım. Benim tahminlerim ankete oldukça yakın olacak çünkü daha önceki seçimlerde anket sonuçlarının oldukça tutarlı olduğunu tecrübe ettim. Yine de HDP’nin tam baraj sınırında olduğu bir gerçek. Anketlerde kabul edilen yarımşar puanlık sapma durumunda dahi seçim sonucu tamamen değişecek. Bu seçimi böyle kritik yapan da bu zaten.

ANDY-AR şirketinin anket sonuçları (21-24 Mayıs tarihli):

AKP: %41,9

CHP:%25,8

MHP: %16,0

HDP: %10,7

Benim tahminlerim:

AKP: %43,2

CHP: %26,8

MHP: %15,2

HDP: %10,2

Seçim sonuçları belli olduktan sonra görüşmek üzere…

IŞİD ve Suriye’de Yaşananlar / Bölgesel Güç Türkiye

IŞİD ve Suriye’de yaşananlar kafamı bir hayli karıştırdı. Gerçekte neler yaşandığını bilmek ve sebeplerini anlamak çok güç. Eskiden beri medyamız belli güçlerin kontrolünde, kendilerine uluslararası ajanslardan geçilen haberleri konjonktürün gerektirdiği şekilde yontarak ve yorumlayarak bize aktarırdı. Şimdi ise bu çok daha belirgin ve rahatsız edici. Aynı olayların birkaç ay içerisinde bir o türlü bir bu türlü aktarılmasından dolayı haberlere güvenim kalmadı.

Irak-Şam İslam Devleti veya Islamic State veya الدولة الإسلامية veya başka dillerde başka isimler. Ölen on binlerce insana, ülkemiz hükümetinin bas bas bağırmasına rağmen Batı medyası hiç umursamamıştı IŞİD’i ve Suriye’de yaşananları. Ne zaman ki James Foley, Steven Sotloff ve David Cawthorne Haines IŞİD tarafından infaz edildi, herşey bir anda değişti. AK Parti destekli medya daha önce IŞİD haberlerini verirken nötr bir ton kullanırken, idamlardan sonra birden düşman kesildiler. Hatta IŞİD terörünün vahşetini dallandıran budaklandıran özel programlar hazırlar oldular. ABD’de ikamet eden Fethullah Gülen bile IŞİD’i öldürülen gazeteciler üzerinden lanetleyen bir yazıyı beş farklı Amerikan gazetesinde yayınladı (link). ABD medyasında kendine yer bulamayan Suriye haberleri manşetten verilir oldu.

Daha da garibi ise, IŞİD öcü yapan, uzaylı yapan ABD medyası PYD’yi, PKK’yı ve peşmergeleri kahraman gibi gösterir oldu.

İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meşhur terimi “algı operasyonu” bu olsa gerek. Birkaç hafta içerisinde Batı medyası ve onu takip eden Türk medyası IŞİD’i yok edilmesi gereken bir tehdit olarak göstermeyi başardılar.

Peki ya gerçek nedir?

Adeta bir sinema filmi oynuyor gibi. IŞİD büyük bir başarıyla Suriye ve Irak’ta çok önemli bölgelerin yönetimini ele geçiriyor. Savaştıkça büyüyor, büyüdükçe savaşıyor. Birçok yerde Sünnî halkın desteğini de yanına alarak, kurumlar oluşturuyor ve devletleşiyor. IŞİD için her şey çok güzel giderken, karşısında alt edebileceği dişine göre düşmanlar varken ve dünyanın geri kalanı pek de umursamazken, IŞİD elinde aylardır rehin tuttuğu ABD’li ve İngiliz gazetecilerin idamına karar veriyor ve bu kararı uyguluyor. Bu infazların görüntülerini de bütün dünyaya gösteriyor. Yine aylardır elinde tuttuğu Türk rehineleri ise – sebebini belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz – salıveriyor. IŞİD böylece bütün Batı dünyasını karşısına almayı başardı, adeta kendi bacağına kurşun sıktı. Peki IŞİD’i yöneten insanlar, sözde halifeleri, komutanları vs. bunu göremeyecek kadar basiretsizler miydi? Esad rejimine karşı savaşırlarken muhalif kimliğiyle dünyanın sempatisini kazanan bu örgüt, bu gazetecileri neden öldürdü? Neden doğrudan Obama’yı hedef alan açıklamalar yaptı? Neden adeta gel ey Amerika, havadan yağdır bize bombalarını diye adeta yalvardı?

Anlamak mümkün değil. Ortadoğunun ateşi giderek kızıyor, harlanıyor. Din adına, bu dinin mensupları ölüyor, mahvoluyor. Mezhepler arasındaki ayrılık derinleşiyor, düşmanlık şiddetleniyor. Zavallı ülkemiz ise bugün eski düşmanımız PKK veya PYD ile kolkola savaşmaya hazırlanıyor. Sayın Bakan Yalçın Akdoğan televizyonlara çıkıp “Ey PKK! Kandil yan gelip yatma yeri değildir” diye açıklamalar yapıyor. IŞİD sayesinde PKK ve PYD meşrulaşıyor.

Önümüzdeki aylarda neler olacağını kestirmek imkansız gibi. Esad gitti gidecek diyen Dış İşleri Bakanımız bugün Başbakanlık koltuğuna geçeli aylar oldu, Esad hala yerinde. Büyük şaheser “Stratejik Derinlik”in müellifinin öngöremediğini benim öngörmem beklenemez herhalde…

Bir öngörüm var ama. ABD IŞİD’i kullanarak Türkiye’yi sıkıştırmaya hazırlanıyor. ABD IŞİD’i lanetlerken, PYD’yi ve tabii PKK’yı yüceltiyor, meşrulaştırıyor. ABD güdümlü bir Kürt devletinin temelleri atılıyor. Tam da cumhuriyetimizin 91. yılını kutladığımız günlerde, ABD baskısıyla peşmerge askerleri topraklarımızdan geçerek Kobani’ye gidiyor. Peşmerge askerleri “Biji Serok Obama” (Yaşasın Başkan Obama) sloganlarıyla karşılanıyor. Kürtler ABD’nin Ortadoğu’daki yeni müttefiki olma yolunda hızla ilerliyor. Türkiye ise giderek etkinliğini kaybediyor…

Bu karanlık tabloya rağmen uzun vadede ibrelerin yeniden ülkemiz lehine döneceğini düşünüyorum. Yaşananlar kısa vadeli pazarlıkların sonucudur. Kürtler geçmişte olduğu gibi Amerika tarafından yine kullanılacak ve yine yarı yolda bırakılacaktır. Türkiye ise en önemli bölgesel güç olduğunu tekrar kanıtlayacaktır.

Namaz vs İçtima

Askerlik görevimin bitmek üzere olduğu son günlerde bolca boş vaktim oluyor. Uzun uzun kitap okuyorum. Tek başıma bir yerlere oturup boş araziye bakıp düşünüyorum.

Bugün askerlikteki içtimalar ile namaz ibadetinin arasındaki benzerlikler dikkatimi çekti. Afyon’lu hemşehrim imam arkadaşım ile de konuştuk biraz. O da hak verdi. Şöyle ki;

Askeriye de asker varsa içtima da vardır. Hiçbir birlik yoktur ki, içtima alınmasın. Dinde namazın farz ibadet olması gibi içtima almak da şarttır.

Askeriyenin müezzini nöbetçi çavuştur. İçtima vaktini haber verir, birliğin komutanı gelene kadar toplar askerleri.

İçtimada birlik içindeki bütün askerler geniş bir alana toplanır. Sayı alınır. Görevliler, içtimaya katılamayacaklar dışında herkes oradadır. Çavuş içtimayı hazırlar ve esas duruşta komutanın gelmesi beklenir.

Daha sonra aynı bir ibadetteki gibi ritüeller uygulanır. Rahat-hazır ol yapılır. Selam durulur, vs. Bu törensel işlem bitince, komutan o gün ne yapılacaksa söyler, askerlerine görev verir.

Bu kadar benzerlik aslında şaşırtıcı değil. Erken İslam toplumunun bir asker toplum olması nedeniyle namazın bir tür içtima olduğu bile söylenebilir. Hz. Muhammed’in seferlere çıkmadan önce cemaati (veya birliği) mescitte toplayıp, bir namaz kıldırdığı da bilinen bir gerçek. Barış zamanlarında ise (aynen bizim TSK birliklerinde olduğu gibi) namazın ardından Allah’tan gelen vahiyler ile emir ve yasakların tebliği, iş bölümü gibi şeyler de yapılırmış.

Şimdi merak ettiğim 2 şey var bu konu hakkında:

1 – İslam öncesi toplumda da namaza benzeyen aynı pratik amaca hizmet eden bir sosyal oluşum var mı?

2 – Günümüzde giderek bireyselleşen toplumumuzda, bireysel olarak kılınan namaz anlamve amaç olarak nasıl değişmiştir? 

 

Dilin Kemiği Yok

Gezi Parkı olayları hakkında kısaca yazmak istedim…

Olaylar Erdoğan’a yaradı. Dün Kazlıçeşme’de gelmiş geçmiş en büyük miting yapıldı. 500 bin kişi vardı, 1 milyon kişi vardı tartışmasına girmeyeceğim. Veya bedava otobüslerle insanlar taşındı demenin de bir önemi yok. Seçimlere daha 9 ay olmasına rağmen miting alanında heyecan üst seviyedeydi.

Neden?

Gezi Parkı direnişçileri hiç beklenmedik bir şekilde büyük bir destek aldılar. Yine hiç beklenmedik bir şekilde Erdoğan’a 10 yıllık iktidarı boyunca ilk defa geri adım attırdılar. Ama siyaseti Erdoğan kadar iyi bilmiyorlar.

Erdoğan’ın “plesibit” kartına gereken karşılığı veremediler. Direnişi zamanında bitiremediler.

Halbuki direnişi bitirip, bakın Erdoğan’dan nasıl da istediğimizi aldık diyebilirlerdi. Gövde gösterisi yapabilirlerdi. Bundan sonra bizden korkun diyebilirlerdi.

Demediler. Direnişe devam dediler. Plesibit çözüm değildir. Direnişimiz AK Parti iktidarına karşıdır diyerek söylem değişikliği yaptılar:

Taksim Gezi Parkı direnişçileri ve Taksim Dayanışması olarak bu süreç boyunca öğrendiğimiz en önemli şey mücadelenin zaman ve mekânla sınırlandırılamayacağı ve bundan sonra da hayatın, kentin ve ülkenin her metre karesinde ve her anında devam edeceğidir.

Halkın iradesi karşısında boynumuz kıldan incedir demeleri gerekiyordu. Ama onlar “istemezük” tavrına büründüler. Ve o andan itibaren halk desteği 1-2 gün içinde eridi, bitti.

Halk desteğinin azalmasıyla beraber, Erdoğan’ı haklı görenlerin sayısı da artışa geçti.

Mitingin adı bile “Milli İradeye Saygı” mitingiydi. Halkın gözünde Erdoğan demokrat, direnişçiler de anarşist oldu.

Erdoğan bu meseleyi de en az zararla halletti. Siyaseti en iyi bilen siyasetçilerden olduğunu bir daha kanıtladı.

1/77 Breivik Bir Masum Çocuk Eder Mi?

Norveçli katliamcı Anders Behring Breivik’e verilen hapis cezası baya ilgi çekiciydi. 77 kişiyi göz kırpmadan katleden bu canî acaba kaç yıl içeride kalacaktı? Cevap: 21 yıl. Şaşırtıcı bir sonuç tabii bu. İnsanın aklına ilk gelen Breivik’in her öldürdüğü kişi için yalnızca 3 aydan biraz fazla yatacak olması. Ama sonra dedim ki herhalde bir bildikleri vardır…

Bu yüzden ben de bilgim olmayan konularda yorum yapmak istemiyorum. Hiçbir salt veriye dayanmadan yapılan spekülasyonlar boş laftır. Norveçlilerin bir bildiği vardır diye düşünüyorum. Ama sonra Bekir Bozdağ’ın verdiği aşağıdaki röportajı izledim. Kendisi 23. dönem hükümetimizde başbakan yardımcılığı görevini üstleniyor. Aynı zaman da bir hukukçu.

http://www.haberler.com/bozdag-breivik-e-verilen-ceza-hakkaniyetten-ve-3890932-haberi/

İşte Bozdağ’ın konuşmasından alıntılar:

7 insanın katiline öldürdüğü insan başına 3 ay 27 gün hapis cezası verilmiş. İyi halden tahliye olması halinde 1 ay 17 günlük bir kişiyi öldürmenin karşılığı infaz yolunu açan bir karar. Bu karar, insanların adalete olan duygusunu zedelemiştir, inancını yok etmiştir. Bu karar aşırı sağcıları memnun eden bir karardır. Yeni Breivikleri azmettirici bir karar. Tahrik edici bir karar. Aşırı sağcıları başkaca cinayetler ve katliamlar gerçekleştirme konusunda cesaretlendirici tahrik edici bir karar. Onlara yol gösterici bir karar. Böyle bir karar olamaz. Yani 77 insanı öldürecek bir kişi, toplam 21 yıl ceza vereceksiniz. Her insan başına 3 ay 27 gün hapis düşecek. Yatarı da kişi başına bir ay 17 gün olacak. Bunu vicdanlar kabul etmez, adalet kabul etmez. Hiçbir şey kabul etmez.

Umarız ki bu konuyla ilgili Norveç yasama organı mevzuatını yeniden gözden geçirir. Bu tür radikal ve aşırı sağcı kişilerin yeni cinayetler işlemesine bu karar zemin hazırlamaz. Dileğimiz temennimiz o dur. Yeni Breivikler türemez, dileğimiz budur.

Ben kendi adıma verilen cezayı değerlendirirken “kişi başına şu kadar düşüyor” diye hesap yapmaktan kaçınmıştım. Fakat gördüm ki, Sayın Başbakan Yard. Bekir Bozdağ konuyu sadece bu yönüyle ele almış. Baya baya oturup bakkal hesabı yapmış şöyle olsa bu kadar düşüyor, böyle olsa bu kadar düşüyor diye…

Peki buradan soruyorum, ceza hukuku bu mudur? Hala ortaçağ insanı gibi kısas mı uygulamalı? Bir kişi 77 kişiyi öldürdü diye 21 yılı beğenmiyoruz, diyelim ki idam cezası almış olsa, her bir ölen kişinin hayatının değeri suçlunun hayatının 1/77 oranında mı değerlidir? Veya Behring müebbet hapis cezasına çarptırılmış olsa ve daha 55 yıl yaşasa yine her öldürdüğü kişi için yalnızca 8 aydan biraz fazla yatmış olacak? Peki bu mu daha doğrudur Sayın Bozdağ? Bu mu adalettir, hakkaniyettir?

Evet, ceza hukuku sanılanın aksine böyle bakkal hesabı ile ilerlemiyor. Verilen cezaların asıl amacı kamu vicdanını rahatlatmak, ölenlerin yakınları için intikam alma değil, suçluyu rehabilite edip tekrar topluma kazandırmak ve aynı suçların tekrarlanmasını engellemek. Basitçesi bu. Daha fazla yorum yapmak benim haddime değil. Ama en azından bakkal hesabına takılıp buradan ey Norveçliler, bakın yeni Breivikleri türeteceksiniz diye nida çekmedim. Bundan dolayı mutluyum.

Kaza

Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Adatepe trafik kazasında ölmüş…

Yakın geçmişte trafik kazalarında ölen insanların bir listesi yapılsa, bu ülke yollarda daha kimleri, neleri kaybetti bir bakilsa: milletvekilleri, bilim adamları, sanatçılar ve birçoğu haber bile olamayan zavallı vatandaşlarımız (günlük ortalama 8 kişi – bknz. TÜİK istatistikleri)…

Hala emniyet şeridinden gidip birkaç araç geçmeyi kar bilenler, kırmızı ışık ihlali yapmayı akıllılık sayanlar, ambulans peşinden gidenler, önünde hız limitiyle seyreden araca selektör yapanlar, emniyet kemeri takmamayı cesaret göstergesi sananlar, hatalı sollayanlar, sağlayanlar (!), yayalara yol vermek yerine üstüne üstüne sürenler, bisikletliye, motorbisikletliye yol vermeyenler, çocukların top oynadığı sokaklarda hız yapanlar,

ve DAHA NİCELERİ;

sizin yaşamınız değersiz olabilir, doğal seleksiyon sonucu bu toplumdan silinip gidersiniz umarım,

ama toplumun geri kalan saygılı fertlerine zarar vermeyin, gidin kendinizi yüksek bir binadan asağı atın daha iyi…

The (Purity) Ring

I recently watched the premiere of the 13th season of South Park.  Its title is The Ring. Although I love this show, I had never watched this episode. Like most episodes, this episode is full of metaphors and criticism of real stuff in the world.

In this episode, they criticize Disney and how Disney uses sex to attract teenagers’ attention and they work their way around it with their little tricks. Specifically, this episode focuses on Jonah Brothers and their purity rings. Jonah Brothers is a Disney band. It is what is called a boy band. Three attractive dudes with little artistic ability singing about love getting teenager American girls crazy… Disney has been criticized before for selling sex to teenagers. Other Disney Channel celebrities ended up getting a lot of criticism to Disney by their acts considered to be inappropriate by society (pre-marital sex, drugs, alcohol abuse). So, this time, Disney takes matters in hand and makes Jonah Brothers wear purity rings. Rings that symbolizes a vow to abstain from premarital sex. Obviously, Jonah Brothers wearing those rings and advertising their purity and faith makes it justified for Disney to keep selling sex to teenagers.

I watched some youtube videos about the band. Reading the comments below confirmed what the South Park episode claimed. All comments were, most probably, written by teeanger girls and they all went something like “joe looks rly hott in this video.. but hes always hott!” with nicknames like “MegaLove1994”.

Well, don’t take it from me! Take it from the boys in South Park. Watch the episode. And beware of the stuff your daughters watch on TV.

http://www.southparkstudios.com/full-episodes/s13e01-the-ring

And here is a link for a Jonah Brothers video on youtube.

http://www.youtube.com/watch?v=qM6JXZCm_yU